9 Aralık 2008 Salı

BİZ KİMİZ İŞTE KİMLİĞİMİZİ AÇIKLIYORUZ


Kimliğimizi açıklayabilmemiz için öncelikle “kimlik” kavramını açmak gerekir. Kimlik belli sınırlar içerisinde varlığını sürdüren bir ‘ulus’ devletin vatandaşlarına vermiş olduğu “nüfus cüzdanı” değildir. Vatandaşlık tanımlaması için verilen kart, belki nüfus cüzdanı olabilir, ama “kimlik” olamaz.

Kimlik, nüfus cüzdanı gibi yalnız bu dünyada geçerliliği olan bir kart değildir. Kimlik; kişinin buluğ çağından (hatta hakların yaratılışından “Elestü bi Rabbiküm”e verilen cevaptan) başlayıp ölünceye, öldükten sonra tekrar dirilip Rabbine hesap verdikten sonra gideceği yerde sonsuza dek sürecek olan bir yaradılış/varlık sebebini ve misyonunu resmeden bir sıfattır, bir yüzdür. Kimlik, kişinin fiziksel değil, keyfiyet ve varlık sebebi olarak rengini ve hokkasını yansıtan bir yüzdür.

Yüce Allah (c.c) insanoğlunu bir amaç için (imtihan gereği kendisine kulluk yapması adına) yeryüzüne gönderdiğinde, insanoğlundan bir kısmı O’nun murat ettiği çerçevede yaşamaya başladı. Yüce Allah (c.c) bunlara Müslüman ya da mü’min adını/kimliğini verdi. İmtihan gereği kendilerine verilen ruhsatı kötüye kullanan, Allah’ı “Rab ve İlah” tanımayanlara da; kafir-müşrik-münafık/fasık adını verdi. Böylelikle ‘kimlik’ olarak insanlar ikiye ayrıldı.


Birincisi: Yaratılış gayesi doğrultusunda hareket ederek Allah’ın sadece ‘var ve bir’ olduğunu tanımakla kalmayıp ‘İlah ve Rab’ olarak tek olduğunu tanıyan ve bunun dışında tüm ilah ve Rableri reddeden Müslümanlar.


İkincisi: Yaratılış gayelerini unutup, Allah’ın ‘var ve bir’ olduğunu itiraf edip öylece duran, Allah’ın ilahlık ve Rablik fonksiyonuna gelince Allah’ın Rab ve İlahlığını tanımayıp kendi hırs ve arzuları doğrultusunda Rab ve İlah(lar) edinen kafir-müşrik-münafık/fasıklardır.


İnsanlık tarihine, “tevhid ve şirkin mücadelesi” diyebileceğimiz gibi, bu mücadelenin adına bir tür “kimlik mücadelesi” de diyebiliriz.

Kimlik bir tür ‘etikettir’, ‘barkottur’, ‘prospektüstür’. Mal bunlara göre tanınır, bunlara göre değer görür. İşte kimlik de öyledir. Allah (c.c) kişinin kimliğine göre değer verecektir, kimliğe göre ödül veya ceza verecektir. Dolayısıyla kimlik ‘akide’dir. Çünkü bunu Allah (c.c) koymuştur ve bu tanımın içini de Allah (c.c) doldurmuştur.

Tevhid kimliği (Müslüman-mü’min) dışında kalan insanlar kimlikleri üzerinde oynama yapabilirler. Bu onlar için çok önemli değildir. Çünkü onlar zaten işin aslıyla oynamışlardır. Dolayısıyla onlar kendilerine, kafir-müşrik-münafık…

isimlerini yakıştırmayabilirler ve kendilerine başka isimler (mesela; sosyalist, faşist, ateist, marksist, kemalist, liberal, muhafazakar…) takabilirler. Ancak tevhid dini olan İslam’ın müntesibi olan Müslümanlar kendilerine başka bir isim takamazlar. Müslüman isminin önüne veya arkasına bir ‘ek’ getiremezler. Bu, akideyle oynamak olur, çünkü Müslümana bu ismi takan Allah’tır (c.c).


Allah (c.c)’ın takmış olduğu ismi az görmek onu beğenmemek olur ki, bu durum akideden sapmadır, en azından sapmanın başlangıcıdır. Zaten gerisi de gelmektedir ki, birazdan gerisinin nasıl geldiğini gözler önüne sereceğiz.


Yüce Rabbimiz, kendini tevhid dini İslam’a nispet eden fertlere tek bir isim vermiştir, MÜSLÜMAN! Tevhid dini İslam’ın tüm dönemlerdeki fertlerinin ismi, sıfatı, kimliği bu olmuştur, MÜSLÜMAN!

Nasıl ki Allah (c.c)’ın katında tek makbul olan dinin ismi İSLAM (Al-i İmran 19, 85) olmuş ise, bu dinin müntesiplerinin ismi de sadece ve sadece Müslüman olmuştur.

Hz. Adem (a.s.)’den Hz. Muhammed (sav)’e kadar tüm peygamberlere gelen dinin ismi sadece ‘İslam’dı. Yine Hz. Adem (a.s.) den Hz. Muhammed (sav)’e kadar gelen tüm peygamberlere inanan ashabın ismi sadece ve sadece Müslüman olmuştur. İsevi Müslüman, Musevi Müslüman, Muhammedi Müslüman…


denmesinin sebebi ise farklı dönemlerde ve ayrı peygamberler vasıtasıyla temsil edilmeleridir. Yoksa nitelik ve keyfiyet itibariyle kendi dönemindeki peygamberlere inanmış tüm ashab, İslam ümmetinin parçalarıdır. Yüce Rabbimiz Kur’an’da bahsi geçen tüm ashaba Müslüman kimliğini takmıştır:

“ De ki: Rabbim beni dosdoğru yola iletti. Dosdoğru dini, Allah (c.c)’ı birleyen İbrahim’in dinine. O ortak koşanlardan değildi.

De ki: Benim namazım, ibadetim, hayatım ve ölümüm hep alemlerin rabbi Allah (c.c) içindir. O’nun ortağı yoktur. Bana böyle emrolundu ve ben Müslümanların ilkiyim.” (Enam 161-163)

“Nitekim İsa, onlardan küfrü sezince, dedi ki: Allah (c.c) için bana yardım edecekler kimdir? Havariler: Allah (c.c)’ın yardımcıları biziz, biz Allah (c.c)’a inandık, bizim gerçekten Müslüman olduğumuza şahit ol, dediler.” (Al-i İmran 52)

“İbrahim ne Yahudi ne de Hıristiyan’dı, fakat o Allah (c.c)’ı bir tanıyan dosdoğru bir Müslüman’dı, müşriklerden de değildi. Doğrusu onların İbrahim’e en yakın olanı, ona uyanlar, şu peygamber (Hz. Muhammed) ve O’na iman edenlerdir. Allah (c.c) da mü’minlerin dostudur.” (Al-i İmran 67-68)

“ALLAH'A DAVET EDEN, SALİH AMEL İŞLEYEN VE: «BEN GERÇEKTEN MÜSLÜMANLARDANIM» diyen kimseden daha güzel sözlü kim olabilir?” (Fussilet 33)

Yukarıya bir kısmını aldığımız ayetlerde görüldüğü üzere kimlik, öyle akideden koparılıp bir kenara atılacak ‘tali’ bir mevzu değildir. Ya Hac suresinin son ayetine (78.ayet) ne demeli? Ne dehşetli bir tanımlama tablosu...

Tabloya bakar mısınız? “Peygamber bize şahit, biz de Müslüman kimliğimizle insanlığa şahid oluyoruz…

” Bugün kendini İslam müntesibi sayan bir sürü insan yığınının bu kimliği (ismi-sıfatı) ne hale soktuğunu görmüyor musunuz? Adeta kendilerini Müslüman, sadece Müslüman olarak takdim etmekten utanır olmuşlar. Bizzat Allah (c.c)’ın taktığı bu isim yetmiyormuş veya az geliyormuşçasına kendilerine ek isim takmaktadırlar.

Şu terkiplere bakar mısınız: “liberal Müslüman, muhafazakar Müslüman, sağcı Müslüman, solcu Müslüman, kemalist Müslüman, sosyalist Müslüman, entelektüel Müslüman, modern Müslüman, diyalogcu Müslüman, milliyetçi Müslüman, demokrat Müslüman… vs. Allah (c.c) aşkına söyler misiniz bu İslam adına yapılmış en büyük maskaralık değil midir?

Niçin bu duruma düşülüyor? Veya bu duruma kim düşer? “Allah (c.c)’ın dininden hoşlanmayanlara gidip: Bu konularda size itaat edeceğiz…” (Muhammed, 26) diyenler bu duruma düşerler. Tağuti, cahili düzenlerde kendilerine yer edinenler bu duruma düşerler. Hem Allah (c.c)’ı kandıranlar (hâşâ Allah (c.c)’ı değil yalnızca kendilerini kandırmaktadırlar) hem de tağutu kandıranlar (tağut da kanmamakta, asıl kanan, kullanılan yine kendileridir) bu duruma düşerler.


Allah (c.c)’ın taktığı kimlikle ortaya çıkamayanlar, Allah (c.c)’ın dinini nasıl temsil ve tebliğ edebilir? Temsil edilemeyen din, tebliğ edilebilir mi? Onun için diyoruz ki, İslam önce temsil edilmeli. Bunun başlangıcı da Allah (c.c)’ın taktığı isimle ortaya çıkmaktır. Önce, “Ben müslümanım, diyen güzel sözlü” kişi olmak gerekir. İlk adım, ilk giriş budur. Mamafih; biz ilan ediyoruz, dost düşman bilmiş olsun ki: “Biz yalnız ve yalnız MÜSLÜMAN’ız”.

İslami kişilik ve kimlik adına tüm eklere ‘La’ (hayır) diyoruz. Biz liberal Müslüman, muhafazakâr Müslüman, sağcı Müslüman, solcu Müslüman, kemalist Müslüman, sosyalist Müslüman, entelektüel Müslüman, modern Müslüman, diyalogcu Müslüman, milliyetçi Müslüman, demokrat Müslüman değiliz ve tüm bu terkiplerden beriyiz. Tüm bu ek isimlendirmeleri cahiliye artıkları olarak görüyor, hepsini toplayıp çöp sepetinin içine atıyoruz. Bize sadece ve sadece Müslüman ismi yeter. Biz Rabbimizin bize verdiği bu isimden hoşnutuz ve razıyız. Bu nedenle bizler de bizden önceki peygamberler ve onlara güzelce tabi olanların ettiği gibi aynı duayı ediyoruz:

“Ey Rabbimiz! Bizleri Müslüman olarak yaşat ve canlarımızı da Müslüman olarak al.”

Müslüman olarak yaşayanlar ancak Müslüman olarak ölürler, Müslüman olarak ölenler de Rableri huzuruna Müslüman olarak çıkarlar. Bu tabloyu ortaya koymanın yolu da “Müslüman kimliği” ile ortaya çıkmaktan geçer.



http://www.tevhidyolunda.com/hakkimizda.asp

Katkılarından Dolayı Kardeşlerimden Allah (C.C) Razı Olsun..

Devamını okuyun...>>

8 Aralık 2008 Pazartesi

“İslam Toplumu”, ve “Cahiliyye toplumu”...




İŞTE İSLAM MEDENİYETİ !

İslam sadece iki tip toplum tanır: “İslam Toplumu”, ve “Cahiliyye toplumu”...

İslam toplumu itikad, ibadet, şeriat(yasama ve yürütme)sosyal ve siyasal nizam, ahlak ve yaşama biçimi olarak İslam’ın topyekün uygulandığı yaşanıldığı toplum tipidir.

Cahili toplum tipi ise, İslam’ın inanç sisteminin (İslam akidesinin) düşünce yapısının, değerlerinin, ölçülerinin sosyal ve siyasal sisteminin, ahlak ve yaşama biçiminin yürürlükte olmadığı bir toplumdur.



Bazen Allah’ı inkar etmez ancak, yeryüzüne müdahale etmekten elini çektirip sadece göklerin sevk ve idare edilmesi görevini O’na tevd’i eder. Yaşama biçimi olarak Onun koyduğu şeriatı uygulanamaz. İnsanların hayatını topyekün düzenlemek için bizzat Allah’ın koyduğu değişmez değerleri yürürlüğe koymaz; kilise, manastır, havra ve mescitlerde insanların tanrılarına ibadet etmelerini serbest bırakır fakat, bu insanların, Allah’ın şeri’atını hayatlarına hakim kılma taleplerini yasaklarlar. Böylelikle Kur’an kesin bir nasla belirttiği halde
“Gökte de ilah, yerde de ilah olan O’dur” (Zuhruf,36:84)



Allah’ın yeryüzüne ilişkin “uluhiyet” sıfatını fonksiyonsuz hale getirerek onu inkar etmiş olurlar. İşte bu tür özelliklerinden ötürü bu toplum tipleri, Cenab-ı Hakk’ın şu ayette sınırlarını belirlediği dinin sınırları dışındadırlar:



“ Hüküm ancak Allah’ındır. O, sırf kendisine kulluk etmenizi emretti.. İşte dosdoğru din budur.” (Yusuf, 12:40)



Bu ayet uyarınca söz konusu toplum Allah’ın varlığını kabul etse de kiliselerde, manastırlarda havra ve mescitlerde insanların serbestçe ibadet etmelerine müsamaha gösterse de cahiliyye toplumu sınıfına girer. Verilen tanımıyla tek medeni toplum İslam toplumudur.

İlahi şeriat ölçülerinde varolmuş bir toplumda en yüksek seviyede hakimiyet hakkı Allah’a ait olduğu zaman, bu, insanlığın hakiki ve kamil manada kula kulluk etme zilletinden kurtulduğu tek örnek toplum tipi olur. Aynı zamanda bu medeniyet “İnsani medeniyet” de olur. Çünkü insani medeniyetin, insan için en yetkin manada gerekli olan hakiki kurtuluşu ve toplum içerisinde yaşayan her ferdin kayıtsız şartsız onur sahibi olarak yaşamsı temel kuralına dayanması gerekir. Zira bazı kimselerin kendilerini insanların önderleri sanarak yasamada bulunduğu, diğer bir kesiminin ise bu yasalara kulluk yaparcasına itaat ettiği bir toplumda gerçek anlamda bir insan özgürlüğünden, insan onurundan ve insan saygınlığından eser yoktu.



Toplum haline gelmenin temeli, akide, düşünme biçimi, fikir, yaşama yöntemi gibi kaynaştırma öğelerine dayanıyor ve bütün bu öğeler; kula kulluk ilkesinin somutluk kazandığı, yeryüzüne egemen tanrılardan değil de, insanlık için en yüce yönetim ve yaşama biçiminin temsil edildiği tek bir İlah’tan kaynaklanıyorsa, bu birliktelik, insana özgü en yüce özellikler olan ruh ve fikir unsurlarına varlık kazandırmış olur.

Öte yandan bir toplumda insanları birbirine kaynaştıran bağlar yukarıda sıralananlar değil de milliyet, renk, ulus ve bölge gibi öğelere dayanıyorsa, bu tür bağların insana ait en yüce özellikleri temsil edemiyeceği aşikardır.



İnsanların kendi özgür iradelerine ve kişisel seçimlerine dayanan bağlarla bir araya gelen toplumlar gerçekte “Medeni” olma niteliğine sahip toplumlardır.


İnsanların bir araya gelmelerinde temel bağ olarak akidenin baz alındığı tek toplum tipi “İslam toplumu” dur. Sadece İslam toplumunda zencinin, beyazın, kızılın, sarının, Arabın, Rumun, İranlının, Habeşlinin ve yeryüzünde
Yaşayan tüm insan ırklarının arasını birleştiren yegane unsur olarak inanca dayalı milliyet anlayışını kabul eden ve çeşitli etnik öğeler taşıyan tüm bu insanları “tek bir ümmet” halinde bir araya getirebilmektedir. Bütün bu insanların ortak Rabbi Allah’tır. Yalnız O’na kulluk ederler. Bunlar toplumsal yapı içerisinde kulların koydukları siyasal ve sosyal düzenlemelere göre değil, bizatihi Allah’ın koyduğu şeriat ilkeleri uyarınca bir araya gelen insanlardır. Şeriat karşısında hepsi eşit konuma sahiptir. Orada üstünlük takvadadır; en takva olan insan, en üstün olan insandır.



Bir toplumda insanın “İnsanilik” yönü en yüce değer olarak alındığında orada yalnızca insani özellikler onurun ve saygınlığın yegane öğesi sayıldığında, işte böyle bir toplum “medeni”bir toplumdur.



Medeni toplum, yani İslami toplum ne teorik olarak ne de “maddi üretim” biçiminde olan “madde” olgusunu hafifsemez. Çünkü madde dediğimiz bu şey hem içinde yaşadığımız kainatı meydan getiren temel öğe, hem de bizi etkisi altına alan, kesinlikle varlığını yadsıyamadığımız bir realitedir. Ayrıca maddi üretim, yeryüzünde Allah’ın halifesi olmanın temel dinamiklerinden birisidir. Fakat İslam toplumu, uğruna insani özellik ve değerlerin; fert saygınlığının ve ahlakın... kısaca yüksek verimlilikte bir maddi üretimi gerçekleştirmek için, cahiliyye toplumlarının yerle bir ettiği en yüce değerlerin, faziletlerin ve kişisel dokunulmazlıkların çöküntüye uğratıldığı “madde”yi en yüce değer olarak kabul etmez.



Bir toplumda “aile” toplumun çekirdeğidir. Bu aile çalışma konusunda eşler arasındaki iş bölümüne dayanır; ailenin en önemli görevi meydana gelen nesli korumak ve kollamak olursa işte böyle bir anlayışa sahip toplum medeni toplumdur.



Çünkü İslami yöntemlerin gölgesi altında teşekkül etmiş böyle bir aile insani ahlak ve değerlerin doğup geliştiği ve yenim kuşakta tecessüm ettiği müsait bir ortam olur. Bu tür ahlak ve değer anlayışlarının aileden başka bir ortamda oluşması mümkün değildir
Kadının gücün insan yetiştirilmesinde değerlendirilmeyi maddi üretim ve eşya alanlarında harcanırsa bu koşullar altında insani kıyaslama ile böyle bir toplum geri kalmış, ilkel bir toplum ya da İslami tanımıyla ‘Cahiliyye Toplumu’dur.



Hayvanilik özelliklerinden uzaklaşıp insanilik özelliklerinde ve değerlerinde yükselmiş bir kuşak hazırlamak, duygu ve düşünce yönünden istikrara kavuşmuş, güvenlik garantisi ile çevresi sarılmış, çevreden gelen tepkilerle sarsıntıya uğrayan, görev bilinci temeline dayanan bir aile yapısı içerisinde mümkündür. bütün bu nedenlerden ötürü İslam’ın vahyettiği değer, ahlak ve sosyal güvenceler insana en yaraşan değerlerdir. Medeniyet de sadece İslam medeniyetidir. Değişime ve dönüşüme uğramayan sabit ölçülere göre medeniyet seviyesine ulaşmış tek toplum “İslam toplumu”dur.

İnsanoğlu insani başarıları elde edebilir, ancak bütün bunları ”Rabbanilik” noktasında ele alıp, Allah’ın ona yüklediği halifelik misyonunu, kendine özgü biçimiyle, Allah’a kulluk temeline dayandırabilirse... İşte o zaman böyle bir insan, kamil manada medeni bir insan, bu niteliklere sahip insanların meydana getirdiği toplum da ‘medeni bir toplum’ olur, hatta bu insan ve toplum medeniyetin zirvesine ulaşır.
Şehid Seyyid KUTUP (Rahmetullahialeyh)

Devamını okuyun...>>

Bismillahirrahmanirrahim




CÂHILIYYE DÖNEMI

Bilgisizlik, gerçegi tanimama. Islâm, tam bir aydinlik ve bilgi devri oldugu için, Arabistan'da Islâmiyet'in yayilmasindan önceki devre, daha dar anlami ile Hz. Isa'dan sonra peygamberimizin gelmesine kadar geçen zamana "cahiliyye" devri adi verilmistir.

Cahiliyye, insanin Allah'i geregi gibi tanimamasi, ona kulluk etmekten uzaklasmasi, onun ilâhî hükümlerine degil de kisinin kendi hevâ ve hevesine uymasi, insanlarin koydugu emir ve yasaklara, siyasî sistem ve düsüncelere inanmasidir. Kur'an-i Kerîm'de: "Onlar hâlâ Cahiliyye devri hükmünü mü istiyorlar? Gerçegi bilen bir millet için Allah'dan daha iyi hüküm veren kim var?" (el-Mâide, 5/50) buyurulur.

Islâm'in hakim olmadigi ortamlar Cahiliyye çaglaridir. Çünkü ilâhî bilginin kaynagindan yoksun olan ortamlardir. Islâm'in gelisinden önceki dönemde yasayan müsrikler Allah'a isyan etmis onun hükümlerine sirt çevirmis bir toplum olarak son derece ilkel ve cahil hayat sürüyorlardi. Cahiliyye Araplari'nin sürdügü hayattan ve içinde yasadiklari ortamdan bazi örnekleri söyle siralamak mümkündür:

Putlara Taparlardi

Cahiliyye insanlari Allah'in varligini kabul etmekle beraber putlara taparlardi. Onlar putlarinin Allah katinda kendilerine sefaatçi olacaklarina inanirlar ve: Biz onlara ancak bizi daha çok Allah'a yaklastirsinlar diye ibadet ediyoruz" (ez-Zümer, 39/3) derlerdi.

Icki Icerlerdi

Sarap içmek adeti çok yaygindi. Sairleri her zaman içki ziyafetinden bahseder, içki siirleri edebiyatlarinin büyük bir kismini teskil ederdi. Hatta Enes b. Mâlik (r.a.)'in bildirdigine göre Islâm'da içki, Mâide Suresi'nin doksan ve doksanbirinci ayetleriyle kesin olarak haram kilinmis, Hz. Peygamber (s.a.s) tellal bagirttirarak bunu ilân ettiginde Medine sokaklarinda sel gibi içki akmistir (Müslim, Esribe, 3)

Kumar Oynarlardi

Cahiliyye çaginda kumar da çok yaygindi. Cahiliyye Araplari kumar oynamakla övünürlerdi. Öyle ki kumar meclislerine katilmamak ayip sayilirdi. Onlarin sairlerinden biri karisina söyle vasiyette bulunur:

"Ben ölürsem, sen, aciz ve konusma bilmeyen, iki yüzlü ve kumar bilmeyen birini isteme."

Tefecilik Yaparlardi

Tefecilik almis yürümüstü. Para ve benzeri seyleri birbirlerine borç verirler; kat kat faiz alirlardi. Borç veren kimse, borcun vadesi bitince borçluya gelir: "Borcunu ödeyecek misin, yoksa onu artirayim mi?" derdi. Onun da ödeme imkâni varsa öder, yoksa ikinci sene için iki katina, üçüncü sene için dört kat ina çikarir ve artirma islemi böylece kat kat devam ederdi. Tefecilik ve faizin her çesidini haram kilan Allah, özellikle Araplar'in bu kötü âdetlerine dikkati çekerek "-Ey iman edenler! Kat kat faiz yemeyin." (Âli Imrân,3/130) buyurmustur.

Faiz Oranlari Cok Büyüktü

Faizcilik Araplar arasinda o kadar yerlesmisti ki ticaretle onun arasini ayiramiyorlar; "Faiz de tipki alis-veris gibi" diyorlardi. Bunun üzerine inen ayette: "Allah alis-verisi helâl, faizi ise haram kilmistir. " (el-Bakarâ, 2/275) buyrulmustur.

Fuhus Cok Büyük Orandaydi

Cahiliyye Araplar'i arasinda fuhus da nadir seylerden degildi. Cariyelerini zorla fuhusa sürükleyenler vardi. Kur'an-i Kerîm'de bu hususa isaretle: "Iffetli olmak isteyen cariyelerinizi fuhsa zorlamayin. " (en-Nûr, 24/33) buyurulur.

Kocanin birkaç metresi oldugu gibi, kadinin da baskalariyla iliskide bulunmasi, bazi çevrelerce nefretle karsilanmayan bir davranisti. Fuhusla ilgili Cahiliyye Araplarinin su adetlerini zikredebiliriz:

Kadin âdetinden temizlendikten sonra kocasi ona "su adama git ve ondan hamile kal" derdi. Kadin istenilen adamla beraber olduktan sonra kocasi hamileligi belli oluncaya kadar ona yaklasmazdi. Sonra yaklasabilirdi. Bu, iyi bir çocuga sahip olmak için yapilirdi.

Sayilari üç ila on arasinda degisen bir grup erkek kadinin evine girerek, sirasiyla hepsi de onunla cinsi münasebette bulunurdu. Kadin hamile kalip da dogum yaparsa dogumdan bir kaç gün sonra bu erkekleri çagirir, erkekler de zorunlu olarak bu davete istirak ederlerdi. Sonra onlara: "Olanlari biliyo rsunuz, dogum yaptim" içlerinden birine isaret ederek "çocugun babasi sensin" derdi. O da bundan kaçinamazdi.

Bazi fuhus yapan kadinlar da taninmalari için kapilarina bayrak asarlardi. Bu tür kadinlardan biri dogum yaptigi zaman teshis heyeti toplanip çocugun kime ait oldugunu tespit ederdi. O da çocugun babasi oldugunu kabul etmek zorunda kalirdi. (Buhârî, Nikah, 36)

Kadina deger verilmez, hak ve hukuku taninmaz, adeta bir esya gibi telakki edilip miras alinirdi. Biri ölüp karisi dul kalinca ölenin varislerinden gözü açik biri hemen elbisesini kadinin üzerine atardi. Kadin daha önce kaçip bu halden kurtulamazsa artik onun olurdu. Dilerse mehirsiz olarak onunla evlenir, dilerse onu bir baskasiyla evlendirerek mihrini almaya hak kazanir ve kadina bundan birs ey vermezdi. Dilerse, kocasindan kendisine kalan mirasi elinden almak için onu evlenmekten menederdi. Bunun üzerine inen ayette: "Ey inananlar! Kadinlara zorla mirasci olmaya kalkmaniz size helâl degildir. " (en-Nisâ, 4/19) buyurulmustur. (Sevkânî, Fethu'l-Kadir, I, 440).

Yiyeceklerin bazisi yalniz erkeklere ait olup kadinlara yasak ediliyordu. "Onlar: Bu hayvanlarin karinlarinda olan yavrular yalniz erkeklerimize mahsus olup, eslerimize yasaktir. Ölü dogacak olursa hepsi ona ortak olur" dediler (En'âm, 6/139)

Kizlari Diri Diri Topraga Gömerlerdi

Cahiliyye Araplari'nin kötü adetlerinden biri de kiz çocuklarini diri diri topraga gömmeleriydi. Onlar bunu namuslarini korumak veya ar telakki ettikleri için, bazilari da sakat ve çirkin olarak dogduklarindan yapiyorlardi. Kur'an-i Kerîm'de su ayetlerde buna isaret edilir: "Onlardan birine Rahman olan Allah'a isnat ettikleri bir kiz evlâd müjdelense içi öfkeyle dolarak yüzü simsiyah kesilirdi. " (ez-Zuhruf, 43/17), " Diri diri topraga gömülen kiz çocugunun hangi suç la öldürüldügü soruldugu zaman... " (Tekvir, 81/8-9), "Ortak kostuklari Seyler müsriklerden çoguna çocuklarini öldürmeyi süslü gösterirdi. "(el-En'âm, 6/137)

Ekin ve hayvanlarini iki kisma ayiriyor bir kismini Allah'in böyle emrettigini sanarak Allah'a veriyor ve bir kismini da Allah'a es kostuklari putlarina ayiriyorlardi. Onlar bu batil inanç ve adetlerinde biraz daha ileri giderek Allah'in payina düseni aliyorlar, onu es kostuklari putlarin payina ekliyorlardi. Ama putlarinin payindan alip öbürüne ilâve ettikleri görülmüyordu. "Allah'in yarattigi ekin ve hayvanlardan O'na pay ayirdilar ve kendi iddialarina göre: "Bu Allah'indir, Su da ortak kostuklarimizindir" dediler. Ortaklari için ayirdiklari Allah için verilmezdi. Fakat Allah için ayirdiklari ortaklar i için verilirdi. Bu hükümleri ne kötüydü!" (el-En'âm, 6/136).

Bir kisim hayvanlarla ekinlerin bazisini dilediklerinden baskasina yasakliyorlardi. Ayrica bir kisim hayvanlara binerken ve keserken Allah'in adinin anilmasina engel oluyorlardi. (el-En'âm, 6/138).

Bunun disinda hayvanlarla ilgili su adetleri de vardi:

Deve bes batin dogurup besincisinde erkek dogurursa kulagini çentip serbest birakirlardi. Artik ona binmeyi ve sütünü sagmayi haram kabul ederlerdi. Buna "Bahîra"* derlerdi.

Saibe*; dilegi yerine gelen kimsenin putlara adadigi deve idi. Buna da binilmez ve sütü sagilmazdi.

Vasîle*; koyun disi dogurursa kendileri için; erkek dogurursa putlari için olurdu. Sayet biri erkek, biri disi olmak üzere ikiz dogurursa, disinin hatiri için erkegi de kesmezler ve buna "Vasîle" derlerdi.

Hâm* ; bir erkek devenin soyundan on döl alinirsa onun sirti haram sayilir, su ve otlakta serbest birakilirdi. Kimse ona dokunmazdi.

Bütün bunlardan baska müsrikler atalarindan devraldiklari birtakim adetleri devam ettirme konusunda direniyor ve hatta bunlarin bazilarinin, kendilerini Allah (c.c.)'a daha çok yaklastirdiklarini ileri sürüyorlardi.

Ibn Ishak sunlari aktariyor: "Kureys, ya Fil olayindan evvel veya daha sonra meydana geldigini tahmin ettigim bir bid'at ortaya çikardi ki, tarihte (Hums) diye anilip, asalet-i diniye iddiasindan ibarettir." Bunlar: "Biz, Ibrahim'in evladiyiz, ehl-i Harem biziz, Beyt'in sahibiyiz, Mekke'nin de sâkini bulunuyoruz. Arap kabilelerinden hiçbir kabîle, bizim sahip oldugumuz bu se ref ve itibara sahip degildir. Binaenaleyh biz, bu müstesna mevkiimizin seref ve itibarini korumaliyiz. Bundan sonra Harem haricinde hiçbir seye tazim etmeyip bütün ihtiramatimizi Harem dahilinde hasretmeliyiz. Meselâ, Arafat'ta halk ile bir sirada, yan yana, omuz omuza durup vakfe etmek, sonra halk ile geri dönüp gelmek bizim kadrimizi tenzil eder" diyorlardi.

Ibn Ishâk devamla: "Kureysliler bu asalet fikrini ortaya koydu ve uygulamaya da basladi. Arafat'a çikmayi, Arafat'tan ifazâyi terk ettiler. Herkes Arafat'ta vakfe ederken, bunlar Müzdelife'ye giderler, orada dururlardi. Ve "Biz ehlullahiz, Harem-i Serif'in hâdimleriyiz" diyerek, digerleriyle esitligi kabul etmezlerdi. Fakat bunlar, Arafat'ta vakfe etmenin Ibrahim (a.s.)'in dini muktezasi oldugunu bili yorlardi. Kinâne ile Hüzâaogulari da bu hususta Kureys'e iltihak etmislerdi.

Bunlar hac için, umre için gelen bedevîlere müdahaleye kadar ileri gitmislerdir. Harem hâricinden gelen herkesin, Beyt'in ilk tavafi Siyab-i Hums ile tavaf etmelerini kararlastirdilar ve uyguladilar. Bu kararin neticelerinden biri: Kim ki adi bir elbise ile gelip tavaf ederse, tavaftan sonra o elbiseyi çikarip atmasi zarûrî idi.

Bu kararlarin ikinci neticesi ise; asilzadelere mahsus bir elbisesi olmayan bedevî erkeklerin çiplak; kadinlarin da yalniz önü yirtmaçli kisa iç gömlegi ile tavafa mecbur edilmesidir.

Bu ve bunun gibi pek çok âdetler yürürlükte idi. Rasûlullah (s.a.s)'a iletilinceye kadar da bu âdetler yürürlükte kalmaya devam etti. Daha sonra da A'râf suresinin 26, 27, 28, 31 ve 32. ayetlerinde, çiplak tavaf ile birlikte diger bid'atler de yasaklanmistir.

Ebû Hüreyre (r.a.)'den gelen bir rivayete göre, Ebû Bekr es-Siddik (r.a.) Vedâ Hacc'indan (bir sene) evvel, Hz. peygamber tarafindan Hac Emîri* olarak (Mekke'ye) gönderildiginde, Ebû Bekr de Ebû Hureyre'yi Kurban Bayrami'nin ilk günü Mina'da büyük bir cemaat içinde halka (su iki maddeyi) ilâna memur kilmistir. (Ebu Hüreyre): "Ey Nas! Iyi biliniz, bu yildan sonra müsriklerin haccetmeleri, çiplaklarin da Kâbe'yi tavaf etmeleri yasaktir" demistir. (Sahîh-i Buhâri, Tecrid-i Sarih Tercümesi, VI,13) Fakat onlar bunu kabule yanasmamislar, atalarini körükörüne taklide çalismislardir. "Onlara: Allah'in indirdigine ve peygambere gelin dendigi zaman: Atalarimizi üzerinde buldugumuz sey bize yeter' derler. Alalari bir sey bilmeyen ve dogru yolu da bulamayan kimseler olsalar da mi?" (el-Mâide, 5/104). Islâm, topluma hakim olunca bütün bu cahilî sistemin ilkel davranislarini tamamen yasaklamistir" (el-Mâide, 5/103).

Bütün bunlara baktigimizda, Cahiliyye'nin bir inanma biçimi oldugunu görüyoruz. Cahiliyye; bir seyi gerçegi disinda bilmek, anlamak ve buna göre amel etmek demektir. Bu duruma göre Cahiliyye; insanin ve toplumun Islâm öncesi ve Islâm disi bir yasayis biçimiyle yasamasi demektir.Dogru yolun ziddi, ilmin aksi olan, eskiyen ve degisken olan, bölgelere, kavimlere ve anlayislara göre kurulan her türlü Islâm disi rejimler; cahilî sistemler ve hükümlerdir.

Kaynak: Islam tarihi

Devamını okuyun...>>